Kastrasyon (Hadım Etme) Cinsel Suç Faillerine Uygulanabilecek Uygun Bir Yaptırım Mıdır?

A. Caner YENİDÜNYA
15 min readJul 25, 2018

--

(A. Caner Yenidünya ve Yusuf Yaşar tarafından TAAD, Temmuz 2013, Sayı:14, Yıl:4'te yayımlanan bilimsel makaleden özetlenmiştir)

1- Genel Bilgiler

Cinsel saldırı (m.102) ve cinsel istismar (m.103) suçlarından mahkûm edilen kişiler hakkında kastrasyonun bir ceza ve/veya güvenlik tedbiri olarak tatbik edilip edilemeyeceği ülkemizde son yıllarda tartışılan konulardan biridir .

Kişinin cinsel faaliyette bulunma ve üreme yeteneğinin tamamen sonlandırılması yahut geçici bir süre durdurulması anlamına gelen kastrasyon (hadım etme) , aşağıda ifade edeceğimiz üzere, cerrahi bir işlemle yahut bedene ilaç zerk etmek suretiyle gerçekleştirilebilir. Hukukumuzda kimyasal kastrasyon adı verilen ikinci yöntemin kabulü konusunda düzenlemeler yapılması düşünülmektedir. Ancak böyle bir yaptırımının, hem ceza hukukunun temel prensipleri, temel hak ve özgürlükler ile bağdaşır, hukuk devletine yaraşır bir tarzda dizayn edilmesi, hem de toplumun bu suçlardan korunması açısından ihtiyacın mevcut olduğu alanlarda etkili bir araç olması gerekir. Çalışmamızda bu prensiplere katkı sağlamak adına kastrasyona ilişkin mevzuatımızın hali hazır durumunu, kastrasyonun çeşitlerini, cinsel suçlardan hükümlü olan tüm kişiler yönünden bu tedbire müracaat edilip edilemeyeceğini, kastrasyon dışında başka çözüm yollarının çare olup olamayacağını, mukayeseli hukukta kastrasyona bakış açısını ve son olarak insan hakları karşısında bu tedbirin konumunu değerlendireceğiz.

2- Mevzuatımızdaki Durum

Türk Hukukunda kastrasyona ilişkin bir düzenlemeye 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun’un 4’üncü maddesinde rastlanmakla birlikte, hüküm esas olarak kastrasyondan farklı bir kavram olan, kısırlaştırma (sterilizasyon) hakkındadır. Kısırlaştırma cinsel ihtiyaçların tatminine mani olmadan, çocuk yapma yeteneğinin izalesi için gerçekleştirilen cerrahi bir ameliyedir . Bu müdahale tıbbi sakınca olmadığı takdirde, reşit kişinin isteği üzerine yapılabilir. Kişi evli ise, eşinin de rızası aranır (m.6/2). Ameliyatın seyri esnasında tıbbi zaruret nedeniyle, bir hastalığın tedavisi için kastrasyonun gerekli olması halinde, kişinin rızası aranmaksızın kastrasyon işlemi de icra edilebilir (m.4/1,2,3). Konuya ilişkin 18.12.1983 tarih ve 18255 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan “Rahim Tahliyesi ve Sterilizasyon Hizmetlerinin Yürütülmesi ve Denetlenmesine İlişkin Tüzük” içerisinde de hükümler mevcuttur. Tüzük uyarınca, tıbbi sakınca olmayan hallerde kişinin rızasına dayalı sterilizasyon, uzman hekim tarafından gerçekleştirilir (m.10).

Türk Ceza Kanunu’nun 101 inci maddesinde; “(1) Bir erkek veya kadını rızası olmaksızın kısırlaştıran kimse, üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Fiil, kısırlaştırma işlemi yapma yetkisi olmayan bir kimse tarafından yapılırsa, ceza üçte bir oranında artırılır.

(2) Rızaya dayalı olsa bile, kısırlaştırma fiilinin yetkili olmayan bir kişi tarafından işlenmesi hâlinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur” tarzındaki düzenlemeyle, kişinin rızası olmaksızın yahut rızası olsa bile yetkisiz kişilerce kısırlaştırılması yaptırıma bağlanmıştır .

Birey üzerinde doğurduğu sonuçlar itibariyle benzerlik taşıyan kısırlaştırma ile cerrahi kastrasyon arasında önemli farklılıklar mevcuttur.

Kısırlaştırmada, kişinin cinsel salgı bezlerine, hormon düzeylerine bir müdahalede bulunulmaz. Bu işlemde, kadınlarda yumurta, erkeklerde de sperm kanalları kapatılarak sadece üreme yeteneği cerrahi yolla sonlandırılır . Hâlbuki kastrasyonda kişinin cinsel salgı bezlerinin alınması yahut işlevlerinin ortadan kaldırılması yoluyla, cinsel arzuları tetikleyen dürtüler ve beraberinde üreme yeteneği sonlandırılır . Dolayısıyla kastrasyon, spermin testislerden penise akışını kesmek suretiyle işleyen vasektomiden oldukça farklıdır. Bu ameliyatın (vasektominin) bir erkeğin cinsel iktidarı veya isteği üzerinde hiçbir etkisi yoktur ve ayrıca daha sonraki bir süreçte üreme yeteneği tekrar kazanılabilir . Cerrahi kastrasyon ise, kişi üzerinde geri dönüşümü mümkün olmayan etkiler doğurur.

Cerrahi kastrasyonda girişimsel yolla testosteron hormonu salgılayan erbezlerinin bütünüyle alınması ile kişi aynı zamanda çocuk yapma yeteneğini de kaybeder. Bu itibarla 101 inci madde, sadece rıza dışı yahut rızaya dayalı olsa da yetkisiz kısırlaştırma fiilini yaptırıma bağladığından, hukuka aykırı bir şekilde cerrahi kastrasyon uygulanması, hem çocuk yapma yeteneğinin kaybı, hem de kişinin vücut bütünlüğüne yapılan müdahale dikkate alındığında, TCK.m.101 dışında, 87/2 kapsamında da değerlendirilmesi gereken bir davranıştır . Bu ihtimalde TCK.m.44 uyarınca fail, sadece 87/2’den sorumlu tutulmalıdır.

3- Kastrasyonun Çeşitleri

Kastrasyon, cerrahi bir müdahale ile erkek üreme organı olan testislerin vücuttan izalesi yoluyla yapılabileceği gibi, bireyin vücuduna ilaç zerk etmek suretiyle testislerin, testosteron hormonu salgılaması engellenerek de gerçekleştirilebilir. Birincisine cerrahi, ikincisine ise, kimyasal kastrasyon adı verilmektedir .

a-Cerrahi Kastrasyon

Bireyin bedeni üzerinde gerçekleştirilen cerrahi bir müdahaleyle, testislerinin alınması ve bu yolla kesin ve geri dönüşümü olmaksızın testosteron hormonu salgılamasının önüne geçilmesi, girişimsel, radikal yahut cerrahi kastrasyon olarak isimlendirilir .

Cerrahi kastrasyonun daha kapsamlı bir şekilde icrasının “biyolojik kastrasyon” olarak adlandırıldığı görülmektedir. Biyolojik kastrasyonda, sadece testisler değil, kişinin cinsel salgı bezlerinin tümü, bedenden alınmak suretiyle, cinsel faaliyette bulunma yeteneği tamamen sona erdirilmektedir .

Cerrahi kastrasyonda, kural olarak cinsel ilişkiye girebilme yetisinin kaybedildiği söylenebilir. Ancak burada da dışarıdan vücuda testosteron hormonu enjekte edilerek cinsel istekte artış ve eylemde bulunma imkânı mevcut olabilir .

Bir erkeğin testislerinin alınması suretiyle gerçekleştirilen cerrahi kastrasyon (hadım etme) tarih boyunca değişik amaçlarla uygulanmıştır . Antik çağda Yunanlılar ticari gayelerle köleleri hadım etmişlerdir. Keza Orta Doğu ve Doğu kültürlerinde, harem bekçilerinin kendi zevkleri ve isteklerine göre hareket etmelerini önlemek adına, hadım edildikleri bilinen bir vakadır. Bunun yanında 16 ncı yüzyıldan 19 uncu yüzyıla kadar İtalya’da soprano veya kontralto seslerine sahip erkek çocuklar, ses özelliklerinin korunması neticesinde toplumda iyi bir statüye ve konforlu yaşama sahip olma adına hadım edilmişlerdir . Yirminci yüzyılın başlarında da kastrasyon, suçluların ve akıl hastalarının kısırlaştırılması amacıyla uygulanmıştır .

Bir erkeğin testislerinin alınmasının, onun üreme yeteneğini ortadan kaldırmakla birlikte, cinsel isteğin –azalmasına rağmen- tamamen yok olması sonucunu doğurmayacağı belirtilmiştir . Bunun yanında bireyin, testislerin kaybına bağlı olarak azalan cinsel dürtüleri vasıtasıyla, daha sakin, mutlu ve edilgen duygular hissettiği, onu şiddete meyleden saldırgan dürtülerini daha kolayca bastırabildiği, dolayısıyla topluma uyumunun kolaylaştığı da ileri sürülmüştür . Cinsel suçlarda kastrasyonun sağladığı bu faydalardan istifade edilmek istendiği de anlaşılmaktadır.

Cerrahi kastrasyonu suçlulukla mücadelede ve suçluyu tedavi etmede yöntem olarak ilk defa 1892’de kullanan ülke İsviçre’dir. Bununla birlikte aynı yöntem başka Avrupa ülkeleri tarafından da zaman içerisinde uygulanmıştır. Örneğin, Hollanda’da 1930 yılından 1969 yılına kadar 400 cinsel suç faili üzerinde cerrahi kastrasyon tatbik edilmiştir. Almanya’da 1933 ve 1945 yılları arasında 3000’den fazla cinsel suç faili üzerinde tedavi amacıyla zorla, cebren cerrahi kastrasyon gerçekleştirilmiştir . Almanya’da sonraki yıllarda cerrahi kastrasyon zorla değil, suç failine sunulan hapis cezası-cerrahi kastrasyon tercihine bağlı olarak tatbik edilmiştir. Kanımızca hapis cezası tehdidi altında, kişinin cerrahi kastrasyonu tercih etmesinin özgür iradeye dayandığını kabul etmek mümkün değildir . Buna rağmen cerrahi kastrasyon yöntemi kıta Avrupa’sında; Norveç, İsviçre, Danimarka, İsveç, Finlandiya, Estonya, İzlanda, Litvanya ve Çek Cumhuriyeti’nde de uygulanmıştır .

1940 ila 1980 yılları arasında çeşitli ülkelerde tatbik edilen cerrahi kastrasyon yönteminin yüksek riskli cinsel suçlarda (örneğin nitelikli cinsel saldırı ve çocukların cinsel istismarı suçlarında) mükerrirliği önlemede veya yeniden suç işleme eğilimini azaltmada bir etkisinin olup olmadığı araştırılmıştır. Varılan sonuçlara göre ; Almanya’da hadım edilmiş 224 cinsel suç failinden sadece sekizinin yeniden suç işlediği, tekerrür eğilimi oranının %3,5 olduğu; İsviçre’de, 121 cinsel suç failinden tekerrür eğilimi gösterenlerin oranının %4,1 olduğu; Danimarka’da 18 hadım edilmiş cinsel suç failinden tekerrür eğilimi oranının sıfır olduğu belirlenmiştir.

Almanya’da 1989 yılında yapılan çalışmada gönüllü olarak cerrahi kastrasyon uygulamasını tercih eden 104 (%70 çocuklara yönelik cinsel istismar suçunun faili, % 25 cinsel saldırı suçunun faili, % 3 teşhircilik suçu faili ve %2 eşcinsel) cinsel suç failleri ile bu yöntem uygulanmayan cinsel suç failleri karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Çalışma sonucunda gönüllü cerrahi kastrasyon uygulanan suç faillerinin aynı veya benzer suçlara yönelik tekerrür eğilimleri % 3, cerrahi kastrasyon uygulanmayan cinsel suç faillerinde ise % 46 oranında tekerrür eğilimi belirlenmiştir. Bu çalışmanın neticesinde, cerrahi kastrasyonun özellikle cinsel suçlarda tekerrür eğilim oranlarını etkilediği sonucuna ulaşılmıştır.

Avrupa ülkelerinde cerrahi kastrasyonun cinsel suçlarda tekerrürün önlenmesindeki rolüne ilişkin bu tarz ümit verici sonuçlara rağmen, bu yöntem ABD.’de kısıtlı bir ölçüde uygulanmıştır. Bunun nedeni; kamuoyunda cerrahi kastrasyonun ilkel bir müdahale olarak görülmesi ve bireyin fiziksel bütünlüğünü etkileyen bu tarz ameliyelerin, AİHS’nin 3’üncü maddesi ile ABD Anayasası’nın 8’inci maddesinin ihlali olarak kabul edilmesidir . Öte yandan cerrahi kastrasyon sonucu bireyde kalıcı bir yara izi bırakılmakta, bu durum ailenin kurulması aşamasında müstakbel eşlere açıklanması gereken bir damgaya dönüşmektedir. Böylece cinsel suç faili büyük olasılıkla yaşam boyu taşıyacağı, yoksunluk kaynağı bir yaptırıma maruz bırakıldığından AİHS’nin 8 ve 12’nci maddelerinin ihlali de gündeme gelmektedir .

Cerrahi kastrasyon uygulamasında ortaya çıkan sorunlardan biri de ameliyatı yapacak tıp doktoru bulma sorunudur. Özellikle cinsel suç faili de olsa bu kimselerin cerrahi kastrasyona yönelik gönüllü rızaların bulunmasına rağmen, asıl görevi insanı yaşatmak ve tedavi etmek olan hekimlerin hastalıklı olmayan dokunun alınması yoluyla suçluların cezalandırılmasında yer almak istememeleri mümkündür . Keza hekimlerin bir yaptırım olan kastrasyonu yerine getirmek için mahkûmları iknaya çalışmaları da Hipokrat Yemini ve tıp etiği ile bağdaşmamaktadır .

Cerrahi kastrasyonun kişi üzerinde cinsel suçlarla mücadelede işe yarayan, cinsel dürtüleri ortadan kaldırma, kişiyi sakinleştirme, uyumlu bir birey haline getirme gibi etkilerinin dışında olumsuz tesirleri de vardır. Kastrasyon ameliyesinin yan etkileri oldukça ağırdır. İlgilide cinsiyete bağlı fiziksel değişikliklerin yanında normal cerrahi müdahalelerde rastlanmayan ciddi yaşamsal riskler de ortaya çıkmaktadır. Cerrahi kastrasyon uygulanan birçok vakada vücut kıllarında dökülme, azalma, deride sarkıklık, göğüslerde büyüme, kalp ve solonum sorunları, kronik ağrı, gece terlemeleri, bulantı, ateş basması, letarji (uyuşukluk) ve kas kitlesinde zayıflama gibi şikayetler ortaya çıkmıştır .

Öte yandan ameliyat geri dönüşü bulunmayan nitelikteyken ameliyatın etkileri, gerektiğinde “sokakta” satın alınabilecek testosteron iğneleriyle hafifletilebilir. Bu yüzden, cerrahi kastrasyonun etkililiği tartışmaya açıkken, hadım edilmiş cinsel suç faili devamlı gözlem altında değilse, cinsel dürtülerini ve penil işlevini geri kazanabilir .

ABD’nin birçok eyaletinde Cerrahi kastrasyonun uygulanması vahşi ve sıra dışı bir ceza olarak görülmesi nedeniyle, mahkemeler tarafından reddedilmektedir . Özellikle girişimsel müdahale olmayan kimyasal kastrasyonun bir alternatif olarak ortaya çıkması üzerine cerrahi kastrasyon terk edilmiştir. Bununla birlikte istisnai biçimde, kimyasal kastrasyonun ciddi sağlık sorunları doğuracağı vakalar ile kimyasal kastrasyonda kullanılan ilaçlara dirençli vakalarda, bazı cinsel suç faillerine cerrahi kastrasyon halen uygulanmaktadır .

b-Kimyasal Kastrasyon

Kimyasal kastrasyon, kişinin tıbbi ilaçlarla testosteron hormonu salgılamasının azaltılmasını ve bu yolla cinsel isteğin ortadan kaldırılmasını ifade etmektedir . Testosteron hormon seviyesi bireyde cinsel aktivite ile artış gösterir ve saldırganlıkla yakından ilgilidir. Bu nedenle testosteron hormonu seviyesi ile işlenen suç arasında bağlantı bulunmaktadır . Burada kişinin testislerinin cerrahi bir müdahale ile alınması söz konusu değildir. Kimyasal kastrasyonda herhangi bir cerrahi müdahale olmadığından kişi, cinsel ilişkiye girme yeteneğini kaybetmemekte, sadece düşük hormon seviyesi dolayısıyla cinsel ilişki başlatamamakta yahut cinsel haz hissedememektedir .

Kişinin psikolojik bir vaka olarak cinsel takıntısının yoğunluğu hormonun azaltılmasıyla sağlanarak, bireyin kendisini kontrol etmesine yardımcı olunmaktadır .

Kimyasal kastrasyonun aslında 1950’li yıllardan itibaren kadınlarda gebeliği önleyici bir metot olarak, jinekologlar tarafından uygulandığı ve 1969–1984 yılları arasında dünya çapında 80 ülkede 10 milyona yakın kadının bu tedaviyi gördüğü ifade edilmelidir .

Cerrahi kastrasyona oranla cinsel isteği azaltma amacına, kimyasal kastrasyonla daha insancıl bir şekilde ulaşılması öngörülmekte ve testosteron seviyelerini düşürmek için sadece vücuda antiandrojen ilaçlar enjekte edilmektedir . Halen bu kullanım amacını gerçekleştirebilecek surette ruhsatlı üretilen ABD’de Medroxyprogesterone Asetat (MPA) veya Depo-Provera isimli ilaç ve ABD ile birlikte Kanada’da ve Avrupa’da kullanılan Cyproterone Asetat (CPA) isimli ilaçlar bulunmaktadır. Aynı zamanda CPA etken maddesi içeren ilaç “Androcur” ticari ismiyle İngiltere ve Galler’de asıl olarak prostat kanserinin tedavisinde kullanılmaktadır. İki ilaç da; beynin testisleri, testosteron üretmeye uyaran hormonlarını engelleyerek tesir etmektedir. Bu ilaçlarla beyin, vücutta yeterince testosteron bulunduğuna ve böylece daha fazla üretilmesine gerek olmadığına inandırılmakta yani bir biçimde beyin aldatılmakta, bu yolla erbezleri tarafından üretilen cinsel salgılar engellenmektedir. Belirtilen ilaçların etkisiyle kişinin kan dolaşımındaki testosteron seviyesi ve buna bağlı olarak cinsel isteği azaltılmaktadır .

Kimyasal kastrasyonda kullanılan ilaçların etkileriyle, testosteron seviyeleri indirilen suç failinin, cinsel dürtü ve isteklerinde düşüş, erotik fantezilerde azalma ve geçici de olsa iktidarsızlık ortaya çıkar. Ayrıca suç failinin sapkın davranışlarını kontrol altına alma ve bu yöndeki eğilimleriyle suça itilmesinin önüne geçilmesini hedefleyen diğer yan tedavilerin etkinlikleri sağlanabilir .

Kimyasal kastrasyonun yerinde bir tedbir olduğunu ileri sürenler, ilaç maliyetleri dikkate alındığında, bu yöntemin cinsel suç failleri hakkında hükmolunan hapis cezalarının infazı maliyetinden daha aşağıda olmasını da gerekçe gösterirler. Bu suretle suç failinin toplumdaki işini devam ettirmesi mümkün olacak ve ödeyeceği vergilerle ya da ilaç maliyetlerini bizzat karşılamakla devlete yük olmasının da önüne geçilecektir .

Bunun yanında kimyasal kastrasyonun, kullanılan ilaçların olumsuz yan etkilerine rağmen, cerrahi kastrasyon kadar barbarca bir yöntem olmadığı, daha kabul edilebilir ve uygulanabilir bir tedavi olduğu savunulmaktadır . Ancak kimyasal kastrasyonun da pek çok olumsuz yan etkisi vardır. Bahsi geçen ilaçların erkekler üzerinde, kilo artışı, migren ağrısı, safra taşı oluşumu, kan pıhtılaşması, alerjik reaksiyonlar, intihar düşünceleri içeren depresyon, hipoglisemi, uykusuzluk, nefes almada güçlük, hipertansiyon, tromboz, prostat damarlarının büzüşmesi ve diyabet, göğüslerde büyüme, karaciğer işlevlerinde bozukluk gibi olumsuz etkileri bildirilmiştir .

Kimyasal kastrasyonda sadece ilacın dozunun iyi ayarlanması yahut kişinin belirlenen seanslarda ilacı alması ile etkili bir sonuç elde edilemeyebilir. Çünkü cinsel suçlu, ayarlanan dozda ilacı almamaya çalışabileceği gibi, ilacın zerkinden bir müddet sonra, testosteron takviyesi alarak etkileri terse çevirmeye gayret edebilir. Bu sebeple başarılı bir kimyasal kastrasyon programı, kişinin aynı zamanda yakından takibi ve gözetimi ile mümkün olabilir .

4- Kastrasyon Tedbirine Tüm Cinsel Suçlular Yönünden Müracaat Edilebilir mi?

Bu soruya olumlu yanıt vermemek gerekir. Cinsel suçları işleyenlerin farklı amilleri, onları bu davranışa iten farklı faktörler olabilir . Dolayısıyla cinsel suçlu profilinin ayırt edilmesi önemlidir.

Bir grup suçlu, yaptığı davranışın ahlaki redaetini, toplum tarafından yasaklanmış bir davranış olarak öngörülmesini kabullenemez. Kendisinde, başkalarına karşı gerçekleştirdiği cinsel davranışları bir hak olarak görür, çoğu kez karşı tarafın kendisini tahrik ettiği tarzında yaklaşımlarda bulunabilir.

İkinci grup cinsel suçlular, bu davranışın yasak olduğunu kabullenmekle birlikte, eylemi cinsellik yahut kişiliğe bağlı bozukluk dışında sebeplere bağlarlar, örneğin, alkol yahut uyuşturucu etkisinde olma, aşırı stres altında bulunmak gibi.

Üçüncü bir grup suçlular fiili bir güç gösterisi, şiddet uygulama isteği, kişiye yahut topluma duyulan öfke içerisinde gerçekleştirirler, burada da cinsellik dışı bir amaç vardır. Cinsel saldırı yahut istismar teşkil eden davranış, aynı zamanda mağdura uygulanan şiddetin yan tezahür biçimlerinden biridir .

Son gruptakiler ise, cinsel dürtülerini kontrol edemeyen, aşırı tahrik olan yahut cinsel yönden takıntıları bulunan kişilerdir. Bu gruptakilerin, işledikleri cinsel suçların tek çıkış noktası cinsel dürtülerin esiri olmak şeklinde tezahür eder. Bu kapsamda olan kimseler cinsel dürtülerini kontrol edemedikleri için suç işleyen “parafili” hastalarıdır. “Parafili hastalığı” psikiyatri hastalıkları tasnifi kapsamında tanımlanan bir grup hastalığı içerir. Bu grup içerisinde, “teşhircilik” (cinsel organları gösterme), “fetişizm”(cinsellikte cansız nesneleri kullanma), “sürtünmecilik”(onay vermeyen kişiler cinsel amaçla dokunma ya da sürtünme), “cinsel sadizm”(cinsel içerikli biçimde aşağılama veya acı çektirme), “cinsel mazoşizm”(cinsel içerikli biçimde aşağılanma veya acı çekme isteği) ve “pedofili”(çocuklarla cinsel ilişki eylemi ya da fantezisiyle zihni uyarma) gibi psikiyatrik hastalıklar yer almaktadır .

Bu suçlu gruplarından sadece dördüncüler, kimyasal kastrasyon açısından uygundurlar . Çünkü diğerlerinde cinsel dürtülerin kontrol edilemezliği ile ilgili bir sorun yoktur ve bu kişileri cinsel suçlardan vazgeçirmek, kastrasyon yoluyla da mümkün olmayabilir. Dolayısıyla her cinsel suçlu üzerinde bu tedbire müracaat tarzında bir düzenleme yapılamaz .

Bu başlık altında tıbbi bir kavram olarak pedofili “çocuk sever, çocuk aşığı” olarak nitelendirilen kişiler ile ilgili yapılan araştırmalar üzerinde durulması kanımızca önem arz edebilir .

ABD’de 4007 pedofili vakası (2001) üzerine yapılan bir araştırmada pedofili olgularının çoğunlukla erkek kaynaklı olduğu, kadınların oranının % 1–6 şeklinde bulunduğu, sınıflandırma yönünden ergenlik öncesi yaş grubuna yönelen, ergenlik sonrası çocuklara yönelen, sadece çocuğa ilgisi olan seçici pedofiller (%7 civarında), hem çocuklara hem erişkinlere ilgi duyan seçici olmayan pedofiller, sadece bebekleri tercih eden pedofiller olarak tasnif yapıldığı, kız çocuklarını hedef alanların genelde 8–10 yaş arasındaki çocuklara yoğunlaştığı tespit edilmiştir . Karşı cinse yönelenler olduğu gibi, kendi cinsine ve ayrıca hem kendi cinsine hem de karşı cinse yönelenler de vardır. Pedofili olgularında aynı cinse yönelen erkek saldırganların oranının yüksekliğinin yanında, eşcinsel pedofili mağdurlarının da diğer türlere göre oldukça yüksek oranda olduğu belirlenmiştir .

Bu tarz kimselerin psikiyatrik tedaviye ihtiyacı olduğu ve bu tedavinin de başarısını sağlamak adına kimyasal kastrasyonun destekleyici bir olgu olduğu unutulmamalıdır.

5- Kastrasyon Dışında Başka Önlemler Bulunamaz mı?

Cinsel suç faillerini, özellikle de çocuklara yönelik cinsel istismar eylemini gerçekleştiren failleri, bu davranışa yönelten amiller arasında cinsel eğilimler konusundaki psikolojik bozuklukların etkisi yadsınamaz. Dolayısıyla bizatihi bu kişilerin cezalandırılması ve cezalarının infazının ardından tekrar toplum içerisine salıverilmeleri, çocukların cinsel istismara karşı korunmaları ve bu kişilerin taşıdıkları tehlikeliliğin ortadan kaldırılması yönünde pek çok risk yönetimini beraberinde getirmektedir.

Bunun yanında cinsel suç faillerinin tutukevlerinde ve/veya cezaevlerinde tutulmaları da ayrı bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Bu kişilerin işlemiş oldukları suçların doğası ve bu cinsel suçlara karşı bireylerin olumsuz yaklaşımları nedeniyle, diğer tutuklu veya hükümlülerden ayrı bir yerde muhafaza edilmeleri gerekmektedir. Fakat cinsel suç faillerini korumaya matuf bu tedbirler, aynı zamanda onların cezaevinin imkânlarından yararlanmalarını kısıtladığı gibi süreç içerisinde bu kimselerde “yalnızlık” ve “saldırıya uğrama korkusuna” neden olmaktadır .

İdeal ceza sisteminde öngörülen iyileştirme kapsamındaki tedavilerin uygulanması, cinsel suç failleri bakımından, cezaevi sürecinde bir ıslah faaliyetinden ziyade, salt olarak hapis cezasının infazının gerçekleşmesi şeklinde tezahür etmektedir. Hâlbuki cinsel suç failleri bakımından uzun süreli hapis cezaları sadece bu kimselerin yeniden suç işlemelerini bir süre engelleyebilir. Yapılan çalışmalar sonucunda salt olarak hapis cezaları ve caydırıcılık yöntemlerinin gelecekte cinsel suçların önlenmesinde etkisiz olduğunu ortaya koymaktadır .

Nitekim potansiyel cinsel suçlardan toplumun korunması kapsamında, cinsel suç hükümlüsü kişilerin şartla salıverilmeleri sonrasında; denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulması, bu anlamda toplum içerisinde izlenmesi, sınırlı bir alanda ikamet şartı, elektronik gözetleme, takip gibi fiziksel önlemlerin yanı sıra, bu kişilere sosyal servisler aracılığıyla destek olunması, psikolojik, psikiyatrik tedavi ve yardımlardan istifadesi kanımızca çok önemlidir. Dolayısıyla sadece hapis cezasının süresinin çokluğu, işlenen fiilin haksızlık içeriğini karşılamakta yeterli ise de, kişinin tekrar suç işlemesini engellemek açısından, bu tarz suçlarda önemli bir etki değildir. Kişiyi cinsel suça yönelten etkenler titizlikle araştırılmalı, bu etkenler kapsamında, uygun tretmanlar tatbik edilmelidir.

Günümüzde pek çok alternatif tedavi yönteminin geliştirildiği de görülmektedir. Bu kapsamda cinsel suçlulara tatbiki önerilen tedavi/ıslah yöntemlerinden biri de “bilişsel-davranış” terapisidir. Bilişsel-davranış terapisinde, cinsel suçluların uyarılma kaynakları değiştirilerek, düşünsel ve davranışsal olarak benzer ya da aynı eylemleri gerçekleştirmelerinin önüne geçilmesi hedeflenmektedir. Yan tedavi olarak da sapkın davranışa neden olan bölgelere düşük voltajlı elektrikle şok etkisi uygulanmakta ya da burun bölgesine mide bulantısına neden olacak seviyede kötü kokular verilmektedir .Tüm bu çabalar, kişiyi harekete geçiren psikolojik etkenlerin ortadan kaldırılması yahut bu anlamdaki etkenlerin tersine çevrilmesine yöneliktir.

6- Mukayeseli Hukuka Genel Bir Bakış

Mukayeseli hukukta, cinsel suçlara karşı toplumun ve özellikle çocukların korunabilmesi adına kastrasyona bir güvenlik tedbiri olarak yer verildiğini görüyoruz:

Amerika Birleşik Devletlerinde dokuz eyalette (Kaliforniya, Georgia, Montana, Oregon, Wisconsin, Florida, Iowa, Louisiana ve Teksas) cinsel suç faillerine yönelik kastrasyon öngörülmüştür. Bu hususta ilk yasal düzenleme Kaliforniya’da 1 Ocak 1997’de yürürlüğe girmiş ve hükümlülerin şartla salıverilmeleri için kimyasal hadım programına katılması koşulu getirilmiştir. Buna göre, on üç yaşından küçük kişiye karşı işlediği cinsel istismardan dolayı iki defa hüküm giyen kimsenin, zorunlu olarak kimyasal kastrasyona tabi tutulması öngörülmüştür. Bu yöndeki ilaç tedavisi, salıvermeden bir hafta önce başlamakta, denetimli serbestlik süresinin sonuna kadar devam etmektedir. Kişi, kimyasal kastrasyonu kabul etmeyerek, cerrahi kastrasyon isteğinde bulunabilir. Keza ilk defa cinsel suç işleyenler hakkında da ilk suçu işlediklerinde tekerrür aranmaksızın kimyasal hadıma Mahkemenin karar vermesi (rızaya bağlı) mümkündür. Teksas’ta sadece isteğe bağlı cerrahi kastrasyon vardır, ancak bu her hangi bir şekilde şartla salıverilme koşulu olarak aranmaz. Iowa eyaleti ise; 12 yaş ve altındaki çocuklara karşı işlenen cinsel suçlarda, şartla salıvermede denetimli serbestlik koşullarından biri olarak kimyasal kastrasyona yer vermiştir. Wisconsin’de şartla salıverme koşulu olarak kimyasal kastrasyona yer verilmiştir. Burada kişiye rızaya dayalı olarak bu tedavi uygulanır, tedaviyi kabul etmeyen hükümlü şartla salıverilmez.

Avrupa’da İsveç, Finlandiya, Danimarka, Çek Cumhuriyeti, Almanya gibi ülkelerde de kastrasyonun bir güvenlik tedbiri niteliğinde uygulandığı ifade edilmelidir . Örneğin, İsveç’te 23 yaşından büyük failler hakkında, toplum için tehlike oluşturduğu sabit ise, tıbbi gerekliliğin ilgili kurullarca belirlenmesi halinde rızaya dayalı olarak tatbik edilir. Almanya’da, 15 Ağustos 1969 tarihinde yürürlüğe giren “Gönüllü Kastrasyon ve Diğer Tedavi Yöntemlerine İlişkin Kanun’da” (Gesetz Über Freiwillige Kastrastion und Andere Behandlungsmethoden KastG ) yaş şartı (25 yaş) ve aşırı cinsel dürtünün azaltılması amacı ile rızanın varlığı aranmaktadır . Danimarka , Çek Cumhuriyeti ve Finlandiya da kişinin rızası halinde, kimyasal kastrasyona cevaz vermiştir.

7- Temel Hak ve Özgürlükler Bağlamında Konunun Değerlendirilmesi

Kastrasyon ameliyesi, Anayasa’nın 17 nci maddesinde düzenlenen; “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbî deneylere tâbi tutulamaz.

Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz” hükmü ile özel hayatın ve aile hayatının mahremiyetine ilişkin 20 nci maddesinde yer verilen; “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz” kuralı ile yakından irtibatlıdır.

Aynı şekilde İHAS.’ın insan haysiyetinin dokunulmazlığı ve işkence yasağına ilişkin 3 üncü maddesi; “hiç kimse işkenceye, gayriinsani yahut haysiyet kırıcı cezaya veya muameleye tabi tutulamaz”, kişinin kendi geleceğini belirleme, cinsel kimliği ve bedeni üzerinde tasarrufta bulunma hakkı yönünden özel hayata ve aile yaşamına saygı kapsamında 8 inci maddesi; “herkes, özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkında sahiptir” ile doğal olarak evlenme hakkını düzenleyen 12 nci maddesi; “evlenme çağına gelen her erkek ve kadın bu hakkın kullanılmasını düzenleyen ulusal kanunlar uyarınca evlenmek ve aile kurmak hakkına sahiptir” kapsamında konunun değerlendirilmesi gerekir .

Temel hak ve özgürlüklerin çekirdek alanını oluşturan bu haklar ile ilişkisi sebebiyle, kastrasyon uygulamasında çok dikkatli davranılması, koşullarının titizlikle değerlendirilmesi gerekmektedir .

Bu düzenlemeler incelendiğinde ortaya çıkan sonuç; bireyin rızasına, oluruna aykırı bir şekilde ve biyolojik yahut psikiyatrik bir tedavinin parçası olmaksızın, kişinin cinsel dürtülerini kontrol edemediği ve bu sebeple hormon tedavisinin faydalı olacağı saptanmaksızın kastrasyon tatbiki temel hak ve özgürlüklere aykırıdır.

Ancak bu şartlar oluşmuşsa, kişinin çocuklara yahut yetişkinlere karşı kendisine hâkim olamayarak bu tarz fiillere fizyolojik, psikolojik yönelimi ile toplum içerisinde hiç bir destek ve tedaviye tabi olmadan bırakılmasının, çocukların vücut bütünlükleri, cinsel özgürlükleri, yaşam haklarının korunması, öte yandan bu kişilerin içerisinde bulundukları durum itibariyle insan onuruna yaraşmayan bir tavra kayıtsız sürüklenmeleri çıkış noktası alınarak, kimyasal kastrasyon uygulanması makul karşılanmalıdır .

8-Sonuç ve Önerimiz

Mevcut yasal düzenlemeleri ve örnekleri dikkate aldığımızda; işlenen cinsel suçun, tıp biliminin verilerine göre kişideki psikolojik yahut biyolojik bir rahatsızlıktan meydana geldiğinin ortaya konulması ve bu rahatsızlığın etkilerinin zayıflatılabilmesi için mutlaka kimyasal kastrasyonun gerekli görülmesi halinde, belirli bir yaşın üzerindeki kişilere (en azından ergenlik dönemini geçmiş), rızalarına dayalı (muhtemelen şartla salıverme koşulu şeklinde) bir denetimli serbestlik tedbiri olarak kimyasal kastrasyon tatbik edilebilir.

Buna karşılık cerrahi kastrasyon, bireyin vücuduna geri dönülmez bir biçimde müdahale içerdiği için, bir suçun karşılığında ceza yahut güvenlik tedbiri olarak tatbik edilemez. Bu insanilik ilkesine de aykırıdır.

Burada kimyasal kastrasyon uygulamasında kişinin ilk defa yahut mükerrir olması arasında, kastrasyonun zorunluluğu yahut iradiliği konusunda bir ayırım yapılmasını doğru bulmuyoruz.

Önemli olan suçlunun, cinsel suça yöneliminin arkasında yatan sebebin tespitidir. Bu anlamda, örneğin, hormon seviyelerinde aşırı artışın olumsuz tesiri tespit edilmişse yahut pedofiliye ilişkin klinik bir bulgu varsa, ilk defa suç işleyen yetişkin kişilere rızalarına dayalı kastrasyon uygulanabilir. Burada kastrasyonun aslında bahsi geçen biyolojik veya psikolojik olumsuzlukların tedavisinin bir parçası olduğu unutulmamalıdır.

Çıkış noktamız cinsel suç hükümlüsünün, psikiyatrik yahut psikolojik desteğe rağmen, cinsel eğilimlerindeki sapmanın kontrol altında tutulmasının mümkün olmaması, bu kişinin toplum içerisinde mevcut haliyle, tamamen serbest bir şekilde bırakılmasının, çocuklarımız yönünden önemli bir risk oluşturması, aynı zamanda bu haldeki bir kimsenin insan onurunun da korunmasıdır.

Bu sebeple, çocukların, genç kız ve kadınların cinsel suçlardan korunabilmesi adına, cinsel suça yatkınlığı, psikolojik/psikiyatrik teşhis ve tedaviye yönelik hekim çalışmasında raporlanmış ve bu yöndeki tıbbi desteğe ek olarak ihtiyaç olması durumunda, bu psikolojik/psikiyatrik tedavinin hormon azaltımı ile desteklenmesi, işlenen kasti suç ile ortaya çıkan bu tehlikelilik durumunun ortadan kaldırılması adına önem arz edebilir.

Burada kişinin rızası, vücut bütünlüğü üzerindeki etki ve tıbbi desteği reddetme hakkı kapsamında değerlendirilmelidir.

Bizatihi cinsel suçtan hükümlü olması dolayısıyla bir kimseye, kimyasal kastrasyon tatbiki insanilik ilkesine aykırıdır, kabul edilmemesi gerekir. Bu durumdaki kişiler yönünden de, ülkemizde artan cinsel suçların varlığı dikkate alınarak, diğer fiziksel tedbirlerin (denetimli serbestlik) artırılarak uygulanması, salıverme sonrasında önem arz edebilir.

Öte yandan tatbikini önerdiğimiz kimyasal kastrasyon sırasında da kişinin takibine devam edilmelidir. Mukayeseli hukukta kimyasal kastrasyonun tatbik edildiği ülkelerde, kişilerin ilacın etkilerini bertaraf edici yollara müracaat ettikleri hususuna işaret edilmektedir.

Cinsel suçlarla sadece ağır hapis cezaları ile mücadele edilmesi fikrini çağdışı bir uygulama olarak görüyoruz. Muhakkak eylemin haksızlık içeriğini karşılayacak cezaların tespiti yerindedir, ancak bir kimseyi hiç bir tedaviye tabi tutmaksızın yıllarca cezaevinde tecrit edip, ardından hiç bir kontrol ve destek olmaksızın şartla salıvererek toplum içerisine göndermek, ilk suçun işlenmesinden daha büyük bir riski topluma mal etmek anlamına gelir.

--

--

A. Caner YENİDÜNYA
A. Caner YENİDÜNYA

Written by A. Caner YENİDÜNYA

Prof. Dr. , Hukuk, Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku, Kriminoloji, İnfaz Hukuku

No responses yet